Türkiye’de hak ve yükümlülük sahibi vatandaşsak; bir anayasamız varsa, o anayasanın şemsiyesi altında yaşamımızı sürdürebiliyorsak, kimsenin kulu veya kölesi değilsek, onur sahibi insan olarak kendi hayatımızı kendi irademizle yönetebiliyorsak, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyerek mücadele edenleri hatırlamak zorundayız.

Bu haklar kolay elde edilmedi. Bu haklara sahip çıkmak da hepimizin kendimize ve gelecek nesillere karşı görevi.

KONUT HAKKI İHSAN DEĞİLDİR, ANAYASANIN DEVLETE YÜKLEDİĞİ ÖDEVDİR

İşte bize böyle görevler yükleyen ve büyük mücadelelerle elde edilmiş haklarla dolu Anayasamızın önemli bir maddesi var. Başlığı “Konut Hakkı.” Şöyle yazıyor:

“Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.” Bu devlete sorumluluk yükleyen bir hak. Şehirlerin özellikleri ve çevre şartlarını gözeterek bir planlama yapmak, konut ihtiyacını karşılamak devletin görevi.  

Yani kamu organları tarafından yürütülen konut projeleri, hangi isim altında olursa olsun, bir ihsan değildir, şu ya da bu siyasetçinin topluma hediyesi değildir, anayasada yer alan bir ödevin yerine getirilmesidir.  

Konuya, şükran duygusuyla değil, devletin sahibi olan vatandaşlar olarak bu ödevin ne derece yerine getirildiğini denetleyen vatandaş sorumluluğuyla yaklaşmamız gerekir.  

Hükümetler vatandaştan aldıkları vergiler ve diğer kaynaklarla konut ihtiyacını karşılayacak yatırımları yapmak, temel bir insan hakkı olan barınma hakkını koruyacak adımları atmak zorundadır.

BARINAMIYORUZ

Karşı karşıya olduğumuz soru şu:

Bugün Türkiye’de insanlar konut hakkını kullanabiliyor mu? Sağlıklı, nitelikli, güvenli konutlara erişebiliyor muyuz?

Sosyal devletin içsel olarak koruması gereken barınma hakkımız -gerçekten- korunuyor mu yoksa gençlerin “Barınamıyoruz” feryadı yaşadığımız durumu daha mı yerinde ifade ediyor?

Önce veri. TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre 2002 yılında konut sahipliği oranı yüzde 73 düzeyindeydi.  Bu oran günümüzde yüzde 55,5 düzeyine geriledi.  

Dikkatli okuyucularımız için hemen bir noktayı hatırlatmak istiyorum. TÜİK araştırmalarında yalnızca ikamet edilen evin mülkiyeti soruluyor.

Başka bir mahalde ev sahip olup olunmadığı sorulmuyor.  Dolayısıyla konut sahibi olup kirada oturanlar yukarıda bulunan verilerde yer almıyor.

Bu yüzden 2002 yılında konut sahipliği oranının biraz daha yukarıda olduğunu söylemek yersiz olmaz. Anayasa’nın 57’inci maddesi ne diyordu? Planlama. Başka? “Konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almak.” Bu hükümete konut hakkını korumak için hükümete yüklenen pozitif bir yükümlülük.

Şubat Ayı Kira Artış Oranı Belli Oldu Şubat Ayı Kira Artış Oranı Belli Oldu

Türkiye’de en son bina sayımı 2000 yılında yapıldı. O yıl tespit edilen bina sayısı 7 milyon 838 bin 675 oldu. 22 yıldır sayım yapılmıyor. Tahminlere göre 12 milyon bina var. Aynı dönemde nüfusumuz 67 milyondan 84 milyona ulaştı, 10 milyona yakın sığınmacı ve yabancı şahsın da Türkiye’ye yerleşmesiyle toplam yaşayan sayısı da 94 milyon seviyelerine çıktı.

Böyle bir artışın gerektirdiği planların yapılmadığını, özellikle büyük şehirlerde yaşanan konut arzının yetersiz olduğunu, enflasyonun çok üstünde artan konut fiyat endeksinden takip edebiliriz. Anayasamıza göre konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almak kamunun görevidir, tek başına özel sektöre bu durum bırakılamaz, konut piyasasını bu çerçevede ele alan bütüncül adımların atılmadığını söylemek mümkün.

Ancak konu burada bitmiyor. Bir de gelir eşitsizliği boyutu var. Ele alınan dönemde özellikle düşük ve orta gelir gruplarının alım gücü gittikçe düştü. Kentleşme, konut ve eşitsizlik üstüne çalışmalar yürüten K. Murat Güney’in hesaplamalarına göre Türkiye’de düşük gelirli hanelerin konut sahipliği oranında dikkat etmemiz gereken bir düşüş var.

2006’da yoksul hanelerin yüzde 59,3’ü konut sahibiyken 2021’de bu oran yüzde 49,4’e gerilemiş durumda. Betam tarafından yayınlanan güncel veriler ise bu oranın yüzde 46’ya kadar düştüğüne işaret ediyor.

Şimdi basit bir matematik yapacağız. 2010 - 2022 dönemini ele alalım. Kıdem tazminatı tavanı 5,3 kat artarken konut fiyatları 10 - 12 kat artmış, emekli aylıkları ve memur maaşları 6,1 kat artarken konut fiyatları Türkiye genelinde 10,3, İstanbul’da 12 kat artmış. Mesela bir işçi emeklisi 2010 yılında 256 ayda (22 yıl) konut alabiliyorken 2022 yılına geldiğimizde konut almak için 452 ay (38 yıl) emekli aylığını harcaması gerekiyor. Ömrü yetmez.  

Neden - sonuç. Nüfus artışına oranlı olarak planlama yapılmaz, ihtiyaç analiz edilmezse sonuç böyle olur. Bir de arz - talep dengesi var.

Düşük ve orta gelir grupların yaşam koşulları önemsenmez, onların ücretleri -yani emeğin değeri- tercih edilen makroekonomik politikaların zorunlu sonucu olan enflasyon karşısında her gün erirken -yani talep daralırken- arz kısmı aynı oranda gelişmezse insanlar da konut erişimine sahip olamaz.

Bu denkleme bir de Türkiye’ye gelen sığınmacıları, parayla vatandaşlık satılmasını, bu yolla talep dengesinin genişletilmesini ekleyin. Gençler haklı. #Barınamıyoruz. Çünkü hükümet Anayasanın 57’inci maddesinde kendisine yüklenen görevi yerine getirmedi.

Planlama yapmadı. Nüfus artışı, sığınmacıların talebi, parayla vatandaşlık satılmasının konut piyasasına baskısı hesaplanmadı. İhtiyaç karşılanmadı. Konut üretilmedi. Karnede kocaman bir sıfır var. 

İSTANBUL’DA BM “YAŞAMAYA ELVERİŞLİ KONUT” KRİTERLERİNE UYGUN KİRALIK KONUT İLANI ARTIK BULUNAMIYOR!

Şimdi ikinci kısım. Barınabilenler, bir konut sahibi olanlar veya konutlarda kiracı olarak yaşayanlar nasıl konutlarda yaşıyor? Bu konutlar sağlıklı mı, güvenli mi, yaşanabilir kriterlere uygun mu? Esas alacağımız ölçüt BM'nin 'yaşamaya elverişli konut' tanımı.

BM’ye göre “yaşamaya elverişli konut” kapsayıcılığı ve erişimi öne koyan 7 kriterle  belirleniyor. Yaklaşık 2 ay önce İstanbul’da 83 bin 726 kiralık ilan içinde bu kritere uygun sadece 6 konut vardı. Bugün kiralık ilan sayısı 32 989, ancak bu kriterlere uygun konut ilanı artık mevcut değil. 

Neden?  Çünkü arz - talep dengesindeki dengesizlik insanların insanca yaşam kriterine uygun konut erişimine engel oluyor. Bir neden daha var. Yapı stoğumuz da 1999 depreminden sonra olması gerektiği gibi yenilenmedi.

Türkiye genelinde yaklaşık 12 Milyon bina var,  ikamet amaçlı üretilmiş yaklaşık 40,2 Milyon bağımsız birim bulunuyor. İstanbul’da kamu, işyeri, mesken ve boş olmak üzere toplamda yaklaşık 1,2 milyon bina var. Yapım yılı 2000 ve öncesine ait bina sayısı 817 bin adedi aşıyor, İstanbul’daki yapı stoğumuzun yüzde 70,2’si 2000 yılı öncesinde yapılan yapılardan oluşuyor.  

İstanbul'daki binalardan alınan karot örneklerinin incelendiği  laboratuvarda 2000 yılından önce yapılan binalarda tahta ve deniz kabuğuna rastlandı.  

Bu binaların yaklaşık yarısı depreme karşı güvenli değil. Herkesin ilk aklına gelmesi gereken şeyi bir kez daha ifade edelim. Ne yazık ki birçok vatandaşımız bir binada değil bir tabutta yaşıyor. Yapı stoğumuzun uluslararası kriterlere uygun olarak sağlıklı, nitelikli, güvenli, erişebilir maliyetlerde yenilenmesine ihtiyacımız var.

NE YAPMALI?

Peki ne yapmalı? İstanbul’da önümüzdeki 30 yıl içinde birkaç senaryo üzerinden konut ihtiyacının ne olduğunu çalıştık. Birinci senaryomuzda iki koşul var. Dengeli demografik hareketler olacak ve deprem gerçekleşmeyecek varsayımı.

Bu halde 2050 yılına kadar 3,7 milyon yeni konuta ihtiyacımız var. Yani ihtiyaç yılda 124 bin konut. Eğer İstanbul’da göç ve sığınmacı dinamikleri devam eder ve deprem yine gerçekleşmezse sadece İstanbul’un 7,1 milyon ilave yeni konuta ihtiyacı olacak. 1,6 milyon konut da yenilenmek zorunda.

Bu halde yılda en az 234 bin ilave konut arzına ihtiyaç var. Peki ne yapıldı? TOKİ’nin İstanbul’da son 20 yılda geliştirdiği konut sayısı 85 bin, bunların 60 bin kadarı da sosyal konut. 20 yılda.  Yeni açıklanan programda ise İstanbul’da TOKİ’nin iki yılda 50 bin konut yapacağı ifade ediliyor.

Bunu da ağırlıklı olarak Kanal İstanbul güzergâhında yapacağı anlaşılıyor. Yani toplumsal kaynaklar konut ihtiyacına uygun sosyal konut üretmek yerine İstanbul için büyük tehlikeler doğuracak bir projenin altyapısı için harcanıyor.

İstanbul’da TOKİ kadar etkin bir diğer kurum Emlak GYO. Kurum, sosyal konut üretmek yerine piyasa aktörleri ile birlikte İstanbul’da gelir ve kaynak geliştirmeye dönük orta üst ve lüks konut projeleri geliştirdi.

Emlak GYO’nun, İstanbul’da 16 adet gecekondu önleme bölgesinde, 12 adet Askeri alanda, 7 afet riskli alanda ve Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Alanında toplamda 64 bin orta-üst ve lüks konut geliştirdiğini tespit ediyoruz. Bu konuda bir resmi açıklama yok.  

Oysa bu alanlarda İstanbul halkına ucuz konutlar, kiralık konutlar ve sosyal konutlar yapılması gerekirdi.  İhtiyaç ortada, rakamlar ortada. Peki kaynak var mı? İstanbul’da 100 metrekare ortalama bir konutun üretim maliyeti 1 milyon lira. Şimdi herkesi hesaba kitaba davet ediyorum, Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu yaklaşık 3 ay önce bir açıklama yaptı, diyor ki:

“Uzmanlarımızla birlikte oturduk ve bu yasa çerçevesinde, İstanbul’un arazilerine ne olmuş diye incelemeye başladık. Gördük ki; 130 proje, 78 donatı alanı ve tam 7 orman alanından 85 milyar dolar gibi inanılmaz bir rant elde edilmiş.

Ne yazık ki; kamu arazileri, kamu kaynakları depremle mücadele için harcanmadı. Özel yasalar kullanılarak, ya satıldı ya da imara açıldı. Oysa ki, kamu arazileri yasalarla güvence altına alınarak, İstanbul’un deprem toplanma alanları, yeni sosyal konut alanları ve çürük yapı stokunun yenilenmesi için kullanılabilirdi.”

85 milyar dolar. Yalnızca bu 130 projeden elde edilen gelirle İstanbul’a 1 milyon 564 bin konut kazandırılabilirdi. 5 milyon 161 bin 200 vatandaşımız şu an güvenli, nitelikli, yaşanabilir konutlarda hayatını sürdürüyor oluyordu.

Bu bir tercih meselesi. Bizim tercihimiz de çok açık, çok belli. Türkiye ve İstanbul için Anayasaya, hukuka, ahlaka uygun bir yönetim zihniyetine ihtiyacımız var. Önerimiz de belli. Yerel yönetimle merkezi yönetim eşgüdüm içerisinde halkın önceliklerini birinci sıraya koyan,

Anayasanın dikte ettiği ödevleri yerine getiren bir hareket tarzı. Yaşanan konut krizinin de çözümü kamunun tüm gücünü yansıtan, halkın genel çıkarlarını öne koyan, barınmaya bir ayrıcalık değil bir hak gözüyle bakan anlayıştır.

Lüks konutlar yapmak yerine, deprem ve diğere afetlere karşı en riskli yapıları dönüştürerek çok daha geniş bir alanda vatandaşların can ve mal güvenliğini sağlamak, kamu idarelerinin gözeteceği temel ilkedir.

Bu nedenle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), şehir genelinde 318 adet binanın her an yıkılabilecek kadar yüksek risk taşıdığını tespit etti. Bu binalarda yaşayan yaklaşık 3100 hanede 10 bin 320 kişinin güvenli konutlara erişimini sağlamak için çalışmaya başladık.  

Özellikle dar gelirlilerin İstanbul’da giderek ağırlaşan geçim koşullarını gözeterek önemli bir teklif sunduk. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın mevcut kira yardımı 1500 TL iken, İBB bunun 3 katı kadar, 4500 TL kira yardımı uygulaması için gereken süreci başlattı. Üstelik teklifimizle bu kira yardımının sadece ev sahibine değil o konutta oturana da yapılması önerildi. Teklifimizin büyük bir hızla hayata geçmesini bekliyoruz.

Türkiye elindeki kaynaklarla, potansiyeli ve gücüyle 2030 yılına kadar İstanbul’da ve sonra Türkiye’nin tamamında konut krizini çözebilir. Dünyanın her tarafında yetkinliğini ispat etmiş emekçilerimiz, müteahhitlerimiz, iş insanlarımız var. Ayrıcalıklı imar planı değişiklikleri ve emsal artışları ile rant yaratmadan sosyal konut projelerini finanse edebiliriz.

Kamuyu zarara uğratmadan, vatandaşın parasını akılcı bir şekilde kullanarak yine vatandaşa konut arzı sunabilecek planlama yeteneğimiz de mevcut. Türkiye büyük bir ülke. Vatandaşlarımıza kendi maaşlarıyla satın alabilecekleri konutlar sunabiliriz.

Planlı, düzenli, yaşamaya elverişli şehirlerde yaşayıp, huzur içerisinde hayatımızı sürdürebiliriz. Bulgaristan gibi bir ülke konut sahipliği oranında yüzde 84, Polonya yüzde 86, Macaristan yüzde 91, Romanya yüzde 96 oranını yakalıyorsa, Türkiye bu oranları rahatlıkla yakalayacak güce sahiptir.  

Anayasamızda yer alan haklara bir günde kavuşmadık. O hakları korumak için de yeterli güce ve imkana sahibiz. İhtiyacımız irade. Nitelikli, sağlıklı, güvenli konutlara sahibiz demek istiyorsak, evet yapabiliriz. Konut bir kriz değildir. Bu kriz tercihlerin sonucudur.

Şehircilik profesörü ve bu alanda kuram geliştiren hocaların hocası Prof.Dr. İlhan Tekeli’nin belirttiği gibi “İnsanların yaşamlarında kendilerini güvende hissetmeleri için konut sorununun çözülmüş olması gerekir.” Altını çizerek söylemek istiyorum herkesin kendini güvende hissedeceği başka bir Türkiye mümkün. İnsanca yaşamak bir lüks değil, ortak tercihlerimizin neticesidir. Yapabiliriz.